| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Yazılar

Bilim insanları sahte DNA üretmeyi başardı

İsrailli bilim ve teknoloji adamları, DNA’nın adli bilimlerdeki saltanatını bitirecek bir çalışmaya imza attı.

İsrailli uzmanlar sahte dna üretmeyi başardı. Son derece basit bir yöntemle bir insana ait kan ve tükürük örneklerinin başka birine aitmiş gibi gösterilebileceğini belirten uzmanlar uyarıyor: Suçlular bu tekniği kullanabilir.

Yapılan araştırmada DNA'nın sahtesinin oluşturulabileceği ortaya çıktı. Buna göre bir insana ait kan ve tükürük örnekleri, başka birine aitmiş gibi gösterilebilir. Hem de son derece kolay bir yöntemle.

Uzmanların denemesinde süreç o kadar başarılı oldu ki, Amerikan mahkemeleri için delilleri toplayan adli tıp uzmanları da şaşkına döndü.

İnanılmaz bulgunun suç olayları açısından çok önemli sonuçlar doğurabileceği belirtiliyor.

Araştırmanın sonuçları, en temel adli tıp tekniklerinin güvenilirliğini sarsıyor. Zira, dünyanın dört bir yanında milyonlarca mahkumiyet ve beraat kararında DNA delili, en önemli unsur.

Gelişme, kan ve tükürük örneklerinin sahte bir şekilde suç mahaline yerleştirilebileceği ve masum insanların mahkum olabileceği ihtimalini güçlendiriyor.

SUÇ MAHALİNİ BAŞTAN YARATABİLİRSİNİZ...

Sahte insan DNA'sı üretmeyi başaran İsrailli araştırmacı ekibin başında bulunan Dr. Dan Frumkin, "Eğer kan, tükürük ve diğer doku örneklerinden sahte deliller oluşturabiliyorsanız, suç mahalini baştan yaratabilirsiniz. Bir biyoloji öğrencisi bunu becerebilir. Her biyoloji laboratuvarında bulunan malzemeler bunun için yeterli. Piyasada satılan çok ucuz araçları kullanarak milyarlarca kopya üretebilirsiniz. DNA kaynağına sahipseniz, tek hücrede tüm genomun amplifikasyonu denilen bu süreç çok kolay" diye konuştu.

Frumkin'in sahibi olduğu kurum, sahte DNA kanıtı üretmek için iki teknik kullanmış. İlkinde saç tellerinden ufak genetik parçalar alıp bunlardan bir DNA çıkarmışlar. Daha sonra bu DNA'yı gerçek sahibinin tüm genetik izlerinden arındırılmış olan kan hücrelerine yerleştirdiler. İkincisinde ise DNA testi bilgisine sahip olunmasını gerektiren daha karmaşık bir yöntem kullanmışlar.

Denemeler başarıya ulaşırken, teorik olarak bu sahte DNA delilinin suç mahaline yerleştirilebileceği belirtiliyor. Saç, sakız, izmarit, fincan ve bardaklardan ilk DNA örneğini sağlanabiliyor. Bilimadamları suçluların eninde sonunda bu tekniği kullanacakları uyarısında bulunuyor.

Frumkin, gerçek ile sahte DNA'yı ayıracak bir alet geliştirdiklerini de ifade ediyor.

Bilim adamları Bolt'un rekorunu tartışıyor

Berlin'de yapılan Dünya Atletizm Şampiyonası'nda 100 metreyi 9.58 saniyede koşarak inanılması güç bir dünya rekoru kıran Jamaikalı atlet Usain Bolt’un başarısı uzmanlar arasında da tartışma konusu oldu.

9.58 saniyede 100 metre koşmak. Bir insan gerçekten bu kadar hızlı koşabilir mi? Hem de doping olmadan tamamen temiz bir şekilde. Jamaikalı atlet Usain Bolt'un bu başarısı bilim adamları arasında da tartışmalara neden oldu.

Mainz Üniversitesi profesörlerinden Perrick le Simon, bunun mümkün olduğuna inanıyor. Simon, "Nüfus genetiğine bakarsanız olabilir. Eğer yeterince insanı 100 metre koşturup, yeterince uzun beklerseniz, o zaman size sanki başka bir yıldızdan geliyormuş gibi görünen bir yetenek ortaya çıkacaktır” diyor.

Bazı dopingler tespit edilemiyor

Simon'a göre, dünyada 2.40 metre boyunda ya da daha uzun insanlar var olabiliyorsa, o zaman başka alanlarda da genetik yapısı çok büyük farklılık gösteren insanlar bulunabilir.

Profesör Perrick le Simon sözlerini şöyle sürdürüyor: "Bolt konusunda da böyle bir farklılığın var olup olmadığı konusunda kesin bir yanıt veremem. Ancak bütün spekülasyonlarda ortaya atılan problem de bu. Temiz miydi, değil miydi? Sonuç olarak bunu bilmiyoruz. Bu konuda emin olmak istiyorsak, o zaman daha farklı bir anti-doping sistemi ya da farklı bir test sistemi geliştirmeliyiz. Her şeyden önce performans artırdığını bildiğimiz, ancak şu anda ispatlanamayan maddelerin kanıtlanmasını sağlayan çalışmalara daha fazla yatırım yapmalıyız. Mesela büyüme hormonları. Gen transferinin kullanıldığı gen dopinginin çeşitleri tespit edilemiyor.”

Bolt uzmanları şaşırtmadı

Perrick le Simon, Dünya Dopingle Mücadele Ajansı’nda gen dopingi uzmanı olarak görev yapıyor. Şu anda üzerinde çalıştığı konu ise gen dopingini kanıtlama metotları. Bolt’un 9.58 saniyelik rekoru pek şaşırmayan Simon şunları söylüyor:

"Bolt'un 16 - 17 yaşlarındaki performansı, tamamen standartların dışındaydı. Ancak Bolt, oradan başlayıp gelişim evreleri geçirdi. Yani normal bir yaşta, dünya klası doğrultusunda ilerleyen bir atlet için söylenebilecek evreler. Bu performans gelişiminde bana göre, göze batan bir şey yok."

22 yaşında pek çok kişiyi geride bıraktı

Peki Usain Bolt gerçekten dopingsiz ve tertemiz ise onu bu kadar farklı yapan ne? Yenilmez kılan ne?

Alman Atletizm Federasyonu (DLV) Spor Direktörü Jürgen Mallow ise şöyle konuşuyor:"Usain Bolt, diğerlerinden daha iyi sprint yapıyor. Bu nedenle daha hızlı. Onu diğerlerinden farklı kılan da işte bu muhteşem koşu tekniği.”

Ancak doping alıp almadığı kesin olarak bilinmiyor. Jamaikalı atlet, daha henüz 22 yaşında pek çok kişiyi geride bıraktı. Doping kullandığı için iki yıl pistlerden men edilen ünlü İngiliz atlet Dwaine Chambers, olimpiyat stadında yıllar öncesinde olduğu gibi çok hızlı koştu ve 10 saniyede hedefe ulaştı. Ancak bu arada Bolt neredeyse şampiyonluk turunu atmaya başlamıştı bile.

Türk bilim adamından büyük başarı

Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hikmet Budak ve ekibi, biyo-yakıt üretimi konusunda yürüttüğü çalışmayla ABD Tarım ve Enerji Bakanlıkları tarafından verilen 1.3 milyon dolarlık ödülün sahibi oldu.

Konuyla ilgili Sabancı Üniversitesi'nden yapılan açıklamada, ABD Tarım ve Enerji Bakanlıklarının, genetik ve moleküler biyoloji araçlarını kullanarak bitkilerden biyo-yakıt üretimi için yürütülen 7 proje için toplam 6.3 milyon dolarlık kaynak ayırdığı belirtilerek,Doç. Dr. Hikmet Budak'ın yönetiminde, çeşitli üniversite ve araştırma kuruluşlarından diğer 5 bilim adamı ile birlikte yürütülen araştırmanın 1.3 milyon dolar değerindeki ödüle değer bulunduğu kaydedildi.

Projenin, bu alanda Türkiye'de yürütülen tek araştırma projesi olma özelliğini taşıdığı bildirilen açıklamada Hikmet Budak'ın, büyük ölçüde Türkiye'de yetişen, buğdaya benzer "Brachypodium distachyon" isimli bitki üzerinde, 3 yıldır araştırmalar yürüttüğü ifade edilerek, bugüne kadar, Sabancı Üniversitesi'nde bu bitkinin 116 değişik saf halinin geliştirildiği belirtildi. Açıklamada Budak'ın, genetik ve moleküler biyoloji araçlarının kullanılarak bu bitki uzerinde biyo yakıt üretiminin Türkiye'ye uyarlanması konusundaki çalışmalarını 3 yılda tamamlamayı hedeflediği,projenin tamamlanmasından bir yıl sonra araştırma sonuçlarının ürüne dönüştürülmesinin mümkün olabileceği kaydedildi.

Doç.Dr. Hikmet Budak ise konu ile ilgili yaptığı açıklamada: "Çalışmalarımızda artan nüfus ve enerji gereksiniminin karşılanması için alternatif kaynaklar bulunması ve bu kaynakların yaratılması için alternatif yöntemlerin geliştirilmesini hedefliyoruz" dedi.

İklimsel ve sosyolojik değişimlerin sınırında olan bir dünyada yaşadığımızı bu nedenle de sorunların giderilmesi için ileri ve yenilikçi bilimsel araştırmanın bir zorunluluk olduğunu ifade eden Doç. Dr. Budak "Bu çalışma, Türkiye'de alternatif/yeni biyoyakıt üretiminde önemli sonuçlar elde edilerek ülkemizin enerji bağımlılığınının azaltılmasına katkı sağlayacaktır. Ayrıca proje çercevesinde yetişecek lisansüstü öğrenciler ve doktora sonrası arastırmacıların da yetişecek olması bizim için mutluluk vericidir" görüşünü dile getirdi.

Doç. Dr. Budak`ın araştırma projesinde, ayrıca, "USDA-ARS Western Regional Research Center (Albany, CA)", ABD'den Dr. John P. Vogel, Namık Kemal Üniversitesi'nden Metin Tuna ve Avustralya'dan "Commonwealth Scientific and Industrial Research Organisation (CSIRO) 'dan Dr. Michelle Watt ve Robert Furbank görev alıyor

Türk Bilim Adamları yeni bir canlı türü buldu

Trakya Üniversitesi (TÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Beyarslan, yumurta koyma borusuyla zararlı böcek larvalarının içine yumurtalarını koyarak larvaların ölmesini sağlayan bir canlı türü bulunduğunu söyledi.

Prof. Dr. Beyarslan, Denizli'nin Kale ilçesinde buldukları canlının dünyada bilinmeyen bir tür olduğunu bildirdi.Bulunan canlının arıya benzediğini fakat arıdan çok daha küçük olduğunu ifade eden Beyarslan, şunları söyledi:

''Özellikle gelişmiş kanatlara sahip bu canlılar uzun antenleri ve parlak renkleriyle dikkati çekiyor. Canlının en büyük özelliği ise yumurta koyma borularına sahip olmaları. Dünya için yeni bir tür olan bu canlı, yumurta koyma borusuyla zararlı böcek larvalarının içine yumurtalarını koyarak larvaların ölmesini sağlıyor. İğne şeklindeki boru yardımıyla yumurtalarını ağaç kabuğu altında yuva yapan zararlı böcek larvalarının içine şırınga ediyor ve larvaların ölmesini sağlıyor.''

Bir canlı türünü keşfetmek için öncelikle canlı türü hakkında detaylı çalışma yapmak gerektiğini ifade eden Beyarslan, canlının yeni bir tür olduğunu ispatlanması için bilim dünyasında tanıtılması gerektiğini belirtti.

Buldukları canlının bütün dünyada yeni bir tür olarak kabul edildiğini kaydeden Beyarslan, ''Bir canlının yeni olduğunu keşfetmek için öncelikle bu canlıyı bilim dünyasına tanıtmanız gerekiyor. Biz de bulduğumuz canlı türüyle ilgili çalışmalarımızı tamamladıktan sonra bir makale yazdık. Makalemiz Alman bilim dergisi Entomofauna'da yayınlandı ve bulduğumuz canlının dünyada yeni bir tür olduğu kabul edildi'' dedi.

YENİ CANLININ ADI ''VİPİO ALPİ''

Beyarslan, bitki ve ağaçlara zarar veren böceklerin çoğalmasını engelleyen bu canlıya ''Vipio Alpi'' adını koyduğunu bildirdi.

Bulunan canlı türünün isminde, oğlunun adının ''Alp'' olması nedeniyle ''Alpi'' kelimesinin geçtiğini ifade eden Beyarslan, yeni canlı türünün artık dünyada oğlunun ismiyle bilineceğini belirtti.

Türkiye'nin biyolojik çeşitlilik açısından çok zengin bir ülke olduğunu söyleyen Beyarslan, şunları kaydetti:
''Türkiye; Avrupa, Asya ve Afrika arasında bir köprü durumundadır. Kuzeyden, güneyden ve batıdan gelen böcekler Türkiye'de birleşir. Türkiye'de hayvanlar üzerindeki çalışmalar bitirilmediği için ülkemizin hayvansal biyolojik çeşitliliği tam olarak bilinmemektedir. Araştırmalarımızda, biyolojik çeşitliliğin ülkemizde çok fazla olduğunu gördük. Avrupa'dan gelen meslektaşlarımız da Türkiye'de biyolojik çeşitlilik hakkında çalışma yapmanın ayrıcalık olduğunu düşünüyor.''

Bilim olimpiyatlarında Türk damgası

Kanada'da düzenlenen ve 500'dan fazla projenin yarıştığı bilim olimpiyatlarına damgayı Türkler vurdu

Kanada'nın Toronto kentindeki tek Türk okulu Nil Akademi'nin öğrencileri, katıldıkları Bilim ve Teknoloji Fuarı'nda 2 altın ve 8 bronz madalya kazandılar.

Toronto Üniversitesi tarafından her yıl düzenlenen ve 150 bilim adamının jüri üyesi olarak görev yaptığı Toronto Bilim ve Teknoloji  Fuarı (Sci-Tech Fair) adlı bilim olimpiyatlarına, bu yıl 500'ün üzerinde proje katıldı.

Nil Akademi öğrencilerinden Kenan Süleymanov ve Bekir Büyükkocabaş, kahve atıklarından yağ ve bu yağdan da biodizel üretilmesini konu alan ''Kahve Atığı Mucizesi'' isimli projeleriyle 2 altın madalya kazandılar. Okulun diğer öğrencilerinin projeleri de jüri tarafından 8 bronz madalyayla ödüllendirildi.

Öğrencilerinin aynı projelerle gelecek hafta ABD'nin Teksas eyaletinde yapılacak bilim olimpiyatlarına katılacaklarını belirten Nil Akademi Genel Koordinatörü Sükan Alkin, ''Okulumuz, geçen yıllarda da katıldığı matematik, biyoloji ve çevre olimpiyatlarında dereceler kazandı. Gelecek yıldan itibaren yalnızca proje üretecek öğrencilerimizi olimpiyatlara hazırlamak üzere özel bir öğretmen ekibi kuracağız. Amacımız, okulumuzu önce Ontario daha sonra da Kanada genelinde en başarılı okullardan biri yapmaktır'' dedi.

Öte yandan aynı okuldan Esma Başkurt'un da mart ayında eyalet genelinde yapılan bir tasarım yarışmasında birincilik kazandığı ve tasarımının bu yılki avlanma izin belgelerinin üzerinde kullanılmaya başlandığı kaydedildi.

Türkiye ilk Bilim ve Teknoloji merkezine kavuşuyor

Konya Büyükşehir Belediyesi'nin TÜBİTAK ile işbirliği içinde gerçekleştireceği Türkiye'nin ilk Bilim ve Teknoloji Merkezi'nin proje ihalesi yapıldı

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, yaptığı yazılı açıklamada, TÜBİTAK'ın ''Bilim Merkezi Kurulması Çağrısı''nın ardından proje sunan Büyükşehirler arasından Konya Büyükşehir Belediyesi'nin projesinin seçildiğini hatırlatarak, bilim Merkezi'nin Türkiye'ye örnek teşkil edeceğini bildirdi.

İl Özel İdaresi, Sanayi Odası, Organize Sanayi Bölgesi, Selçuk Üniversitesi, Milli Eğitim Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün destekleri ile projeyi Konya'ya kazandırdıklarını anımsatan Akyürek, bu işbirliği örneğinin şehir adına büyük bir kazanç olduğunu vurguladı.

Akyürek, Bilim Merkezi proje ihalesinin yapıldığını belirterek, şunları kaydetti:

''İstanbul, Ankara ve Konya'dan 14 firmanın katıldığı proje ihalesi sonucunda temin edilecek proje ve ihale dokümanları çerçevesinde yapım işleri ihalesi gerçekleştirilecek. Konya Organize Sanayi Bölgesi'nde yaklaşık 100 bin metre karelik bir arazi üzerinde inşa edilecek Bilim ve Teknoloji  Merkezi yaklaşık 16 bin metrekare kapalı alana sahip olacak. Merkez, açık-kapalı sergi alanları ve çevre tasarımı ile Türkiye'de bu kapsamda yapılacak ilk örnek olması açısından büyük önem arz ediyor.''

50 milyon TL'ye mal olacak Türkiye'nin ilk Bilim ve Teknoloji  Merkezi'nin en az 150 kişiye istihdam sağlayacağını kaydeden Akyürek, ''Projenin 20 milyon TL'sini Tübitak karşılayacak, binayı ve Bilim Parkı'nı biz yapacağız. Bilim ve Teknoloji Merkezi'ni orta vadede en az 2 milyon kişi ziyaret edecek. Burada her yaştan ziyaretçi, etkileşimli sergiler, eğitim programları ve etkinlikler aracılığıyla eğlenceli bir ortamda Bilim ve Teknoloji buluşacak'' dedi

Türk bilim adamlarının büyük buluşu

Türk bilim ve teknoloji adamları, günümüzde kesin tedavisi olmayan ve her yüz kişide bir görülen şizofreniye, beyinden fazla miktarda salgılanan ''agmatin'' adlı kimyasalın neden olduğunu kanıtladı

Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Albay Prof. Dr. Tayfun Uzbay ve ekibi, yüksek dozda agmatin verilen farelerde şizofreninin modellendiğini ve hastalığın tedavisinde kullanılan mevcut ilaçların bu modelde hiçbir şekilde iyileşmeyi sağlamadığını belirledi.

Araştırmacılar, ABD'de tarım alanında kullanılan 3 maddenin yeni bir tedavi yöntemi olarak şizofrenide kullanılabileceğini ortaya koydu.
bilim ve teknoloji adamları, tıp literatürüne giren ve patent alan araştırma kapsamında, şizofreniye neden olduğu saptanan maddenin kanda tahlil edilip edilemeyeceğine ilişkin yeni bir çalışmaya da imza attı.
GATA Ocak 2009 haber Bülteni'nde, ''çalışmanın Tübitak destekli olduğu ve patent alınmasının ardından araştırma sonuçlarının 'European Neuropsychopparmacology ve Journol of Psychopharmacology' isimli dergilerde yayına kabul edildiği'' belirtildi.

ŞİZOFRENLERDE REALİZASYON YAPILAMIYOR

Uzmanlardan alınan bilgiye göre, hezeyanlar ve paranoid düşüncelerle kendini gösteren şizofreni, dışardan gelen uyarılar beyinde realize edilemediği ya da yanlış kodlandığı için, kişi konuya ilişkin doğru bir değerlendirme yapamıyor.

Sağlıklı kişilerde iletişim esnasında kurulan sözlü ya da davranışsal uyarılar, beynin içindeki duygu ve düşünceleri yönlendiren kısımda realize ediliyor ve sinir ağları aracılığıyla beyin kabuğuna iletilerek uygulamaya sokuluyor. Sistem doğru işlemediğinde, uyarı dış katmana hatalı gidiyor ve realizasyon yapılamıyor. Bu nedenle şizofreni hastası ''Bana bakıyor, benimle ilgili planları var ya da beni öldürmek istiyor...'' gibi düşünceler içine giriyor. Bu durumun, ağırlaşması halinde de kişi gerçekte var olmayan kişilerle konuşmaya başlıyor, kendini çeşitli hayallere inandırıyor ve hezeyanlar içine giriyor.

Şizofreni tedavisinde günümüzde kullanılan ilaçlar ise bunları dengeliyor ancak kesin iyileşme sağlamıyor. Hepsinden önemlisi hastalığın nedeni tam olarak bilinmediğinden, kullanılan ilaçların etkisi kişiden kişiye değişebiliyor. bilim ve teknoloji adamlarının öngörüsüne göre, ilaçlar ya bu semptomları bastırıyor ya da onarıyor. Vakaların çoğunda ya ömür boyu ilaca bağımlılık ortaya çıkıyor ya da ilaca rağmen semptomlar devam ediyor. Özellikle hezeyan dönemlerinde intihar oranlarının oldukça yüksek olduğu belirlenen şizofreni hastaları, bu dönemde yakın çevresine de zarar verebiliyor.

PROJE BAŞLATILDI

Çalışmaya imza atan GATA Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Albay Prof. Dr. Uzbay başkanlığında Doç. Dr. Gökhan Göktalay, uzman Dr. Hakan Kayır ile uzman Dr. Murat Yıldırım, alkol-nikotin-eroin gibi maddelerin etkilerini deney hayvanları üzerinde araştırıyor.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışmalarla madde bağımlısı yapılan farelerle şizofreni hastalığı arasındaki ilişkiyi ele aldı ve ''Alkol ve madde bağımlılığı ile şizofreninin nörobiyolojik temellerinin araştırılması'' adlı projeyi başlattı.
Projede, araştırmacılar madde bağımlısı yapılan hayvanlarla, şizofreni modellenen hayvanların beyinlerindeki ortaklıkları ve ilaçların madde bağımlılığı tedavisinde kullanılıp kullanılamayacağını, madde bağımlılığı yapan bazı maddelerin de şizofreniyi tedavi edip edemediğini inceledi.

KİMYASAL MADDE VERİLEN FARELER ŞİZOFREN OLDU

Proje kapsamında GATA'lı araştırmacılar, 5 yıl süren araştırmaları sonunda şizofreni modellenen fareler üzerinde yaptıkları incelemelerde önemli bulgulara ulaştı.

Çalışmada laboratuvar ortamında alkolik yapılan farelere ayrı ayrı deneylerde şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar ve beyinden salgılanan ''agmatin'' isimli kimyasal bir madde veriliyor.

Araştırmacılar, deneylerde yüksek dozda agmatin verilen hayvanlarda, şiddetli şizofreni belirtilerini saptadı. Farelerde, şizofreni ilaçları verildiğinde de iyileşme sağlanamadığını ortaya koyan araştırmacılar, agmatinin şizofreni yapabilecek önemli bir etken olduğunu saptadı.
Türk araştırmacılar, bu durumun kullanılan şizofreni ilaçlarında tam başarı elde edilememesinin nedeni olabileceğini de ortaya koydu.
Prof. Dr. Uzbay ve arkadaşları ayrıca agmatin oluşumunu engelleyen ve halen ABD'de tarımda parazit ve mantar öldürücü olarak kullanılan üç kimyasal maddenin veya buna benzer kimyasalların toksisite değerlendirmeleri yapıldıktan sonra şizofreninin tedavi edilmesinde denenebileceğini de öngördü.

Bu kapsamda Uludağ Üniversitesinde yürütülen ''Kan analizi ile agmatin tayini yapılabilir mi?'' çalışmasının sonuçlanmasıyla da hezeyan dönemlerindeki şizofreni hastalarında agmatinin artıp artmadığı araştırılabilecek.

Öte yandan, şizofreni tanı ve tedavisinde çığır açacak olan buluşa ilaç firmalarının da ilgi göstererek klinik araştırmalar için kaynak aktarması, altyapısı uygun araştırma merkezlerinde klinik öncesi ve sonrası faz çalışmalarının yapılması gerekiyor.

PATENT ENSTİTÜSÜ NE DİYOR?

Türk bilim ve teknoloji adamları, bu önemli buluşlarıyla Türk Patent Enstitüsünden (TPE) patent aldı. Çalışmaya Avusturya Patent Enstitüsünden de ''uluslararası incelemeli patent'' verildi.

TPE Başkanı Başkanı Prof. Dr. Habip Asan da Prof. Dr. Uzbay ve ekibinin 31 Ekim 2007'de ''Şizofreni Tedavisi İçin Yeni Bir Farmasotik Bileşik'' başlıklı başvuru yaptıklarını belirterek, patentin 21 Ocak 2009'da yayımlanan Resmi Patent Bülteninde ilan edildiğini bildirdi. Asan, ''Verilen bu patent, başvuru tarihi olan 31 Ekim 2007 tarihinden başlamak üzere 20 yıl süre ile geçerli olacak'' dedi.
Sağlık alanındaki patentin önemini vurgulayan Asan, çalışmanın ''madde bağımlılığı ile şizofreni arasında biyolojik bir benzerlik olması düşüncesi, bu hastalıklardan biri için kullanılan ilaçların diğeri için de yararlı olabileceği fikrinden doğduğunu'' belirtti.
Asan, çalışmayla ilgili şu bilgileri verdi:
''Çalışmada agmatinin morfin ve alkol bağımlılığı üzerine olumlu etkileri göz önüne alındığında şizofreni modelinde de olumlu etkiler oluşturabileceği öngörülmüş ancak agmatinin şizofreni belirtilerine neden olduğu gösterilmiştir.
Buluşun amacı, agmatin ile şizofreni arasındaki bağlantıyı göstermek suretiyle şizofreni tedavisinde kullanılmak üzere yeni bir farmasotik terkip, sözü geçen terkibin farmasotik olarak kabul edilen türevleri ve farmasotik olarak kabul edilen tuzlarını elde etmektir. Buluşun bir diğer amacı ise agmatin ve şizofreni arasındaki doğrusal ilişkiye dayanarak şizofreni tanısı için yeni bir yöntem ve bu yönteme uygun kanda ve beyinde agmatin düzeyini hızlı ve doğru bir biçimde ölçmeye yardımcı olabilecek bir kit veya düzenek geliştirmektir. Bu amaçla, agmatin ve şizofreni arasındaki bağlantıyı gösterir çalışmalar gerçekleştirilmiştir.''

İlk modern bilim adamı

Pek çok kişi modern bilimin babasını tartışmasız Isaac Newton kabul eder. Ancak bu görüşe itirazlar var, hem de Newton’un anavatanı İngiltere’den…

İngiltere’nin Surrey Üniversitesi’nden fizikçi Prof. Jim el Halili, BBC’nin internet sitesinde yayınlanan makalesinde, Newton’dan yedi yüz yıl önce yaşayan, Irak doğumlu Hasan İbn-i Haysem’in, ilk gerçek bilim adamı olduğunu ve Newton’ın özellikle optik alanındaki buluşlarının Haysem’in çalışmaları üzerinden yükseldiğini yazdı.

AVRUPA’NIN KARANLIK İSLAM DÜNYASININ ALTIN ÇAĞI“Bilim tarihindeki popüler açıklamalar tipik olarak Antik Yunanlılar ile Avrupa Rönesansı arasındaki dönemde hiçbir büyük bilimsel gelişme olmadığını öne sürer. Ancak Batı Avrupa’nın karanlık çağlarda yaşadığı gerileme, dünyanın kalanının da durguluk yaşadığı anlamına gelmez. Gerçekte, 9. ve 13. yüzyıl arasındaki dönem İslam bilimini altın çağı olarak nitelendirilebilir.Bu dönemde matematik, astronomi, tıp, kimya ve felsefede büyük ilerlemeler yaşandı. Bu dönemdeki pek çok dehanın yanında İbn-i Haysem öne çıkmaktadır.

İLK BİLİM ADAMIİbn-i Haysem, modern bilimsel metodun babası unvanını hak ediyor. Genel tanımıyla, modern bilimsel metodu, deney ve gözleme dayalı bilgilerin kullanılması ve formüller ve testlerle ortaya konulan hipotezlerin takip edilerek bilinmeyen açıklanması, yeni bilgilerin ortaya konması ya da varolanların düzeltilmesi olarak tanımlayabiliriz. Bilim bugün bu şekilde yapılıyor ve bilimsel gelişmelerin temelinde de bu yöntem yatıyor.

Genellikle bilimsel metodun, 17. yüzyılda Francis Bacon ve Rene Descartes’e kadar ortaya konmadığı iddia edilir. Ancak benim, bu konuda İbn-i Haysem’in ilk olduğuna hiçbir kuşkum yok. Deneysel bilgi ve sorgulanabilir sonuçlar söz konusu olduğunda Haysem genellikle ‘ilk gerçek bilim adamı’ sayılmaktadır.

GÖRME OLAYINI AÇIKLADI

İbn-i Haysem, cisimleri nasıl gördüğümüze ilişkin soruya ilk doğru açıklamayı getirmiştir. Örneğin İbn-i Haysem, Platon, Öklit ve Ptolemy gibi düşünürlerin inandıkları yayılma teorisinin (bu teoriye göre gözümüzden çıkan ışınların, bakılan cismi aydınlatması ile görüyoruz) deneysel verilerle yanlış olduğunu kanıtladı.

Ayrıca, daha önce hiç kimsenin yapmadığı biçimde iddialarını kanıtlamak için matematiği kullandı. Bu nedenle de onu ilk teorik fizikçi olarak nitelendirebiliriz.

Belki de buluşları arasında en çok tanınanı ‘iğne deliği kamerası’dır, bu nedenle de onun yansıma kanunlarını keşfettiğine inanılmaktadır. Ayrıca ışığın yayılmasında, renk bileşenlerine ayrılması üzerine ilk deneyleri yapmış, gölgeler, gökkuşakları ve güneş tutulması üzerine çalışmış ve güneş ışınlarının kırılması üzerinden atmosfer yüksekliğinin yaklaşık 100 km. olduğunu hesaplamıştır.

Bilim adamlarını şoke etti

Görme özürlü adamın karşısındaki kişinin yüz ifadesini okuması bilim adamlarını şoke etti

Bilim adamları, görme özürlü bir adamın altıncı hissini kullanarak, önüne konan engelleri aşabildiği ve karşısındaki kişinin yüz ifadesini okuyabildiğini tespit etti.

Tamamen kör olan T.N. adlı hastanın, bilinçaltı yeteneklerini kullanarak etrafındaki masa ve kutuları aşabildiği, karşısında duran kişilerin yüz ifadeleri ile ortaya koyduğu mutluluk, üzüntü ve endişe hislerini farkebildiğini ortaya koydu. Araştırmayı yapan bilim adamları bu kişinin sağlıklı kişilerin bile görmediği şeyleri hissedebildiğini ortaya koyarak, ‘kör görüşü’ dedikleri bilinçaltı yetenekleri ile altıncı hissini kullanarak normal birey gibi yaşamını devam ettirebildiğini belirtti.

‘Current Biology’ adlı dergide yayımlanan ve İlk bilimsel açıklama olarak sunulan Hollandalı, İtalyan, İşviçre ve İngiliz bilim adanlarının ortaklaşa çalıştıkları projenin sonuçları, T.N. adlı hastanın objelerin yerini bire bir tespit edemese bile beyninin bilinçaltı seviyesinde reaksiyon göstediğini ortaya kondu. Araştırmanın insan yetenek ve kabiliyetlerini gösteren ilk çalışma olduğu ifade eden Tilburg Üniversitesi’nden Prof. Beatrice de Gelder, bu araştırmanın sonuçlarının insanoğlunun gücünü bir kez daha ortaya koyduğunu, insan yeteneklerinin tahmin edilenden daha fazla fonsiyonlara sahip olduğunu belirtti

Bilimsel efsaneler

Çin Seddi uzaydan görünür mü? Beynimizin sadece yüzde 10’unu mu kullanıyoruz? Esnemek bulaşıcı mıdır? Kediler dört ayak üzerine mi düşerler?

İnsan, beyninin sadece yüzde 10’unu mu kullanır? Bilim ve teknoloji adamlarını övmek için gazetelerin uydurduğu bir bilgi olmalı. İnsan uyurken bile beyninin büyük kısmı aktiftir. “İnsanlar, beyinlerinin olası potansiyelinin %10’unu kullanıyorlar” deselerdi belki bu kadar saçma olmazdı, beynimizin gerçek potansiyeli hakkında hiçbir fikrimiz yok. Ancak insan beyninin her kıvrımı aktif olarak çalışır. İnanmıyorsanız MR’a girin, rengârenk sonuçları kendiniz görün

Böcekler kafaları kesildikten sonra da yaşayabilir mi? Evet, böcekler kafaları olmadan, açlıktan ölene kadar yaşayabilir. Ama sadece onlar değil, tavuklar da. Tavukların kafaları olmasa da merkezi sinir sistemleri yaşamalarına izin verir. Açlıktan ölene kadar ortada gezinmeye devam ederler. Kuş beyinli işte.

 Esnemek bulaşıcı mıdır? Bu konuda hâlâ kesin bilimsel bir veri yok ama şempanzeler bile, birbirlerini esnerken görürse esnemeye başlıyor. Tamamen psikolojik olmakla birlikte, bu satırları okurken bile esnenmeye başlandığını biliyoruz.

Çin Seddi, uzaydan görülebilen insan yapımı tek yapı mıdır?Daha atmosferden çıkmadan önce görülebildiği doğru. Ancak o yükseklikte mistik olmak istersek piramitleri, sıradan olmak istersek havaalanlarını da görebiliriz. Mesela aydan bakarsanız hiçbir şey göremezsiniz..

Kediler daima dört ayak üzerine mi düşer?Kediler gerçekten de çoğunlukla nazikçe yere inerler. Ancak her zaman değil! Düşme açısı önemlidir. Yani kedi bilinçli olarak atlarsa başına hiçbir şey gelmez, ancak ayağı kaydıysa, yani kazayla düştüyse yere dengesiz düşme ihtimali vardır. Genel kanı olan “ne kadar yüksekten düşerse o kadar iyi” düşüncesi de doğru. Yani ikinci kattan kötü bir açıda düşen kedinin dört ayak üstüne inme şansı, altıncı kattan kayarak düşen bir kedinin dört ayak üstüne inme şansından az, yükseklik, yani artan serbest düşüş süresi, kediye toparlanıp dengesini kurmak için zaman sağlıyor. Ancak bu, gökdelenden düşen kedi de dört ayak üstüne düşecek demek değil.